T.C.
BAŞBAKANLIK
YÜKSEK DENETLEME KURULU

DENETCİ YARDIMCILARI
EĞİTİM PROGRAMI

1 MART 2001

T.C. ANAYASASI  VE ATATÜRK  İLKELERİ 

KIZILTAN  ULUKAVAK

KURUL  ÜYESİ


T.C. Anayasası ile Atatürk ilkeleri arasındaki ilişkileri irdelemeden önce, Anayasa nasıl bir yasadır, Atatürk ilkeleri nelerdir, içerikleri nedir ?. Bu sorular kısaca yanıtlanmaya çalışılmalıdır.

Türkiye Cumhuriyetinde, kurulduğundan bu yana; 1921, 1924, 1961 ve 1982 tarihli 4 ayrı Anayasa uygulanmıştır.  İlk anayasa, Türkiye Büyük Millet  Meclisi’nin açılışından 9 ay sonra, 20 Ocak 1921 tarihinde kabul edlmiş ve bu  anayasa değiştirilerek 29 Ekim 1923’de Cumhuriyet  ilan olunmuştur.

Anayasa, bir devletin örgütlenme modelini, egemenlik erkinin kullanılışında görevli kurumları, bu kurumların işleyişine ilişkin kuralları, o devletin uyruğundaki bireylerin haklarını, özgürlüklerini, ödevlerini  ve devletin görev ve yetkilerini düzenleyen hukuksal bir metindir; temel bir yasadır.

Bu nedenle, Türkiye Cumhuriyeti’ nin 1921 tarihli (20 Ocak 1921 tarih, 85 sayılı) birinci ve 1924 tarihli (24 Nisan 1924 tarih, 481 sayılı) ikinci anayasalarının adı, “Teşkilatı Esasiye Kanunu”dur; bugünkü dille “Temel Örgütlenme Yasası”dır.

Temel bir yasa olduğu için, Türkçemizin yabancı sözcüklerden arındırılması döneminde, “anayasa” deyimi benimsenmiş ve bu sözcük dilimize yerleşmiştir. Daha sonra Demokrat Parti iktidarı döneminde 1924 Anayasası, 1952 yılında Teşkilatı Esasiye Kanunu adıyla ve eski metniyle  (24 Aralık 1952 tarih, 5997 sayılı yasa), yeniden yürürlüğe konulmuş ise de, Teşkilatı Esasiye Kanunu deyimi sadece yasa başlığı olarak kalmış; 27 Mayıs 1960 sonrasında ve özellikle 1961 Anayasasının yürürlüğe girmesiyle tamamen unutulmuştur.

Temel bir yasa  olan Anayasa ile Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk toplumunun özellik ve niteliklerine ilişkin, temel görüşler içeren Atatürk ilkeleri arasında yakın bir ilişki vardır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, benzersiz devlet adamı Atatürk’ün Türk devlet yönetiminde ve toplum yaşamında egemen kılmak istediği kurumlar ve kurallar, kısaca Atatürk İlkeleri olarak tanımlanabilir. Atatürk ilkeleri, çağdaş bir devlette, uygar bir toplumda; devlet olarak, toplum ve birey olarak uygulanması ve uyulması gereken siyasal ve sosyal nitelikli kurallar bütünüdür.

Bu kurallara, önce 1921 Anayasasında, sonra 1924 Anayasasında ve bu anayasalarda, gerektiğinde değişiklikler yapılarak yer verilmiş; 1961 ve 1982 Anayasaları ise, doğrudan doğruya Atatürk ilkelerinin ışığı altında düzenlenmiş olup, sözkonusu son iki anayasanın “Başlangıç” bölümlerinde de bu gerçek, ayrıca açıkca dile getirilmiştir.

Anayasalara “Başlangıç” metni konulması, daha çok İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yürürlüğe konulan anayasalara (1946 Fransız, 1947 İtalyan, 1949 Alman Anayasaları gibi) özgüdür. Bu nedenle 1921 ve 1924 Anayasalarının Başlangıç metni yoktur.

Başlangıç bölümü Anayasaların “önsözü” ve “özeti” gibidir; anayasanın dayandığı temel görüş ve ilkeler başlangıç kısmından anlaşılır. Anayasaların Başlangıç bölümü, edebi bir dille, çarpıcı tümcelerle kaleme alınmış, öz bir metindir ve Anayasa’ya dahildir.

 Nitekim bu husus, 1982 Anayasasının 176. maddesinde; “Anayasanın dayandığı temel görüş ve ilkeleri belirten başlangıç kısmı, Anayasa metnine dahildir” denilerek hüküm altına alınmıştır. Aynı hüküm, benzer ifadelerle 1961 Anayasasının 156. maddesinde de yer alır.

 Başlangıç metni, hem siyasal, hem hukuksal önem taşır. Siyasal açıdan önem taşır; çünkü devletin siyasal yapısına Başlangıç kısmında genel olarak değinilir. Hukuksal açıdan önem taşır; çünkü Devletin ve yurttaşın hak ve ödevlerine ve bunların içeriği ile sınırlarına Başlangıç bölümünde ana ilkeler olarak yer verilir.

Gerek 1961 ve gerekse 1982 Anayasalarının Başlangıç bölümlerine bakılarak, Anayasanın dayandığı temel görüş ve anlayış ile Atatürk ilkeleri arasındaki ilişkileri saptamak mümkündür.

Örneğin, 1961 Anayasasının Başlangıç kısmında “Atatürk devrimlerine bağlılığın tam şuurunu sahip olmaktan” bahsedilirken, yürürlükteki 1982 Anayasasının Başlangıç bölümünün gerek ilk metninde ve gerekse bu metinde 1995 yılında yapılan değişiklikte (23 Temmuz 1995 tarih, 4121 sayılı yasa);

“Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkilap ve ilkeleri doğrultusunda”

tümcelerine yer verilmiş olması, Atatürk ilkelerinin, Anayasa ile öngörülen kurum ve kurallara yansıtılmış olduğunun ilk göstergesidir. Bu göstergeden hareketle, Atatürk ilkelerinin, yürürlükteki 1982 Anayasasının metnine, nasıl ve hangi hükümlerle girmiş bulunduğu araştırılabilir.

Ancak bundan önce, Atatürk ilkelerinin hangi zorunluluk ve gereksinimden kaynaklandığına, hangi tarihsel gerçeklerin, hangi gözlem ve deneyimlerin sonucu bu ilkeler etrafında birleşildiğine değinilmeli, daha sonra bu ilkelerin Anayasa metninde hangi düzenlemelerle yer aldığı irdelenmelidir.

Atatürk ilkeleri, her şeyden önce Atatürkçü düşüncenin temelidir. Cumhuriyetçilik, Halkçılık,  Milliyetçilik, Laiklik, Devletçilik ve Devrimcilik olarak bilinen bu ilkeler, önce Atatürk’ün partisi Cumhuriyet Halk Partisi’nin tüzüğünde ve “altı ok”  olarak parti ambleminde yer almış ve daha sonra 1937 yılında (5 Şubat 1937 tarih, 3115 sayılı yasa), devletin temel nitelikleri olarak, 1924 Anayasasının 2. maddesine konulmuştur.

Bu ilkeler, 1930’lu yıllarda olduğu gibi, bugün de; 2000’li yıllarda da önem ve değerini korumaktadır. Belki bugün, dünden daha çok önem taşımaktadır. Çünkü, bugün içte ve dışta Türkiye’nin karşı karşıya bulunduğu sorunlar, bilinçli ya da bilinçsiz Atatürk ilkelerinden sapmaktan ve ödün vermekten kaynaklanmaktadır.

Kuşkusuz Atatürk, kendinden sonra karşılaşılacak her sorunu önceden bilen ve bunlara karşı sağlığında çözüm yolları gösteren bir kahin değildir. Atatürkçü düşünce, bir doktrin bir doğma olmayıp, çeşitli düşünce akımlarının kendine özgü bir sentezidir. Bu sentez, Türk toplumunun özelliklerini ve gerçeklerini dikkate alan; bilimin ve aklın egemenliğini amaçlar.

Aslında, Atatürk ilkeleri ve bu ilkeleri yaşama geçirmek için yapılan Atatürk devrimleri birer araçtır; bu araçlarla ulaşılmak istenilen amaç çağdaşlaşmadır. Atatürk’ün sözlüğünde ve 10 Yıl Söylevinde çağdaşlaşma, “Muasır medeniyet” denilerek, bugünkü dille “Çağdaş uygarlık” sözcükleriyle dile getirilir. Atatürkçülük çağdaşlıkla örtüşür, Atatürkçülük  ile çağdaşlık özdeştir.

Atatürk, yine bugünkü dille “Ülkeler çeşitlidir, fakat uygarlık birdir ve bir ulusun yükselmesi için de, bu  tek uygarlığa katılması gerekir” der. Uygarlığa katılmanın yolu ise, çağdaşlaşmadır.

Atatürk ilkeleri bu nedenle çağdaşlaşmayı, yenileşmeyi ve batılılaşmayı benimseyen bir metod ve düşünce sistemi olarak da adlandırılabilir. Atatürk’e göre, çağdaş uygarlık batı uygarlığı olmlakla beraber, katılmak gereken bu uygarlık, sadece batılıların ve özellikle hıristiyan toplumların  ürünü değildir, tüm insanlığın ortak eseridir ve dolayısıyla evrensel bir nitelik taşımaktadır.

Çünkü, Rönesans ve Reform sonrasında, Avrupa’lı toplumların Aydınlanma Çağı”na, Doğu’lu ulusların ve özellikle müslümanların geliştirdikleri veya aracı olarak aktardıkları bilim kaynaklarından yararlanarak ulaştıkları tarihsel bir gerçektir.

Değerli tarihçi Prof. Dr. Halil İNANCIK, “Atatürk ve Türkiye’nin Modernleşmesi” başlıklı bir makalesinde, modernleşme sözcüğünü, çağdaşlaşma anlamında kullanır ve Atatürk’e kadar modernleşmenin yalnız teknikte ve usullerde mümkün ve arzu edilir bir şey olduğunun düşünüldüğüne, aslında modernleşmede hayat görüşü ve insan davranışlarındaki değişmenin çok daha önemli olduğuna değinerek, Atatürk’ün başarısının ve haklılığının buradan kaynaklandığını açıklar.

Gerçekten, 1683 Viyana bozgunu sonrası 1699 Karlofça ve daha sonraki 1718 Pasarofça Antlaşmalarının ağır koşullarının şaşkınlığı ve hatta ezikliği içersinde Osmanlı devlet adamları, sürekli yenilgilerin nedenlerini araştırmışlar, ellerindeki harp araç ve gereçleri ile teknik olanakların yetersizliğini görmüşler, Avrupa’dan getirttikleri uzman subayların bilgilerinden yararlanmak istemişler, teknoloji transfer etmeye çalışmışlar, ülke yönetiminde görev alacak asker ve sivil kişileri yetiştirecek, Batıdaki örneklerine uygun okulları da, Batılı öğretmenlerin yönetiminde açmışlar, 1839’da Tanzimat, 1856’da Islahat Fermanlarını uygulamaya koymuşlar, Batının kimi yasalarını da almışlar ve nihayet Meşrutiyetin 1876’da birincisini, 1908’de ikincisi ilan etmişler; ama ne yazıkki, yenilgilerin ve gerilemenin önünü bir türlü alamamışlardır.

Patrona Halil ve Kabakçı Mustafa isyanları, yeniçeri ayaklanmaları, yenilikçi padişah III. Selim’in öldürülmesi, din elden gidiyor yaygaraları, şeriat isteriz avazeleri, 31 Mart olayları ve benzerleri,  yenileşmedeki başarısızlıklara neden gösterilmek istenir.

Oysa, bunlar neden değil, uygulanan yöntemlerin yanlışlığının doğal sonuçlarıdır, aklın ve pozitif bilimlerin gözardı edilmesindendir, sorunlara teokratik bir devlet anlayışı ve şeriat düzeni içersinde çözüm bulunmaya çalışılmasındandır, maddi unsurlardaki değişmeyle yetinilmesindendir ve Batının sadece teknolojisinin ülkeye getirilmesinin yeterli görülmesindendir.

Yönetimde, toplumsal yapılanmada, yaşam biçiminde ve düşünce bazında değişme sözkonusu değildir; koruyucu kimliğindeki kimi devletlerin bastırmasıyla, müslüman olmayan azınlıklara yönelik iyileştirmeler, ön plandadır.

Atatürk’ün başlattığı çağdaşlaşma hareketi ise toplumun bütününü kucaklamaktadır; toplum yaşamının her alanını kapsamaktadır ve en önemlisi rasyonalisttir, yani akılcıdır.  Atatürk’ün başlattığı çağdaşlaşma hareketi aynı zamanda kısa sürede sonuç alabilmek için radikaldir, yani köktencidir; zamana yayarak değil, devrimler  yoluyla ve kısa sürede gerçekleştirilmiştir.

Atatürk’ün önderliğindeki çağdaşlaşmanın, Osmanlı’nın başarısız yenileşme çabalarından bir başka farkı da şudur: Atatürk’ün öngördüğü çağdaşlaşma Batı istiyor diye yapılmamıştır; çağdaşlaşma Batının desteği olmaksızın başarılmış bir uygarlaşma sürecidir. Bu süreçte, aşama aşama Atatürk ilke ve devrimleriyle çağdaşlaşma hedefine ulaşılması amaçlanmıştır.

Çağdaşlaşma amacına yönelik Atatürk ilkelerinden ilki, hiç kuşkusuz Cumhuriyetçiliktir. Türkiye Cumhuriyeti’nin daha önceki üç Anayasasında olduğu gibi, 1982 Anayasasında bu ilkeye, “Devletin şekli” başlıklı 1. maddesinde “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” denilmek suretiyle yer verilmiş; bu maddenin değiştirilemeyeceği ve değiştirimesinin teklif dahi edilemeyeceği Anayasanın 4. maddesinde öngörülmüştür. 

Atatürk’ün en büyük başarısının Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı zaferle sonuçlandırmak; en büyük hizmetinin de ulusumuzu Cumhuriyet yönetimine kavuşturmak olduğu tartışmasızdır.

Büyük Önderimiz de, Cumhuriyeti en büyük eseri olarak tanımlar ve tanıtır. “Türk milletinin karakter ve adetlerine en uygun idare Cumhuriyet idaresidir” der. “Cumhuriyet yüksek ahlaki değer ve nitelikleri dayanan bir idaredir. Cumhuriyet fazilettir” buyurur.

Onuncu Yıl Söylevi’ndeki; “Yurttaşlarım,  az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, temeli Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyeti’dir” sözleri büyük anlam taşır.

Bu arada Büyük Nutku’nun sonundaki Türk Gençliği’ne olan seslenişine de;

“Ey Türk Gençliği, Birinci vazifen Türk istiklalini ve Türk Cumhuriyeti’ni ilelebed muhafaza ve müdafaa etmektir ”diye başlaması ve “Ey Türk istikbalinin evladı; İşte bu ahval ve şerait içinde dahi vazifen, Türk istiklal ve Cumhuriyeti’ni korumaktır”

direktifleri ile son vermesi, Türk Gençliği’ne Cumhuriyete ilişkin vasiyeti niteliğindedir.

Etimolojik açıdan Cumhuriyet, Arapça kökenli bir sözcüktür. “Halk” ya da “insan topluluğu” anlamına gelen “Cumhur” sözcüğü ile yine Arapça aidiyet anlamındaki “iyet” ekinden oluşmuştur. Tam Türkçe karşılığı “halka ait” olarak açıklanabilir.

Sözlük anlamı dışında, kavram olarak Cumhuriyet, egemenliğin bir ailede, bir hanedanda toplandığı “monarşik” veya bir zümrenin elinde bulunduğu “oligarşik” rejimlerin karşıtı anlamında “halk yönetimi” demektir.

Ancak, Cumhuriyetimizin kurulduğu 1920’li yıllardan farklı olarak, günümüz siyaset bilimcileri, bir kavram kargaşasını önlemek için halk yönetimini, halkın kendi kendini yönetimini, halkın halk tarafından seçilen temsilcileri aracılığıyla yönetilmesini “Cumhuriyet” olarak değil, “Demokrasi” olarak tanımlamakta;  sadece monarşik ve oligarşik olmayan rejimlere Cumhuriyet demektedirler.

 Bu tanımlamalarına ve görüşlerine, günümüzde halk egemenliğinin söz konusu olmadığı bir kısım yönetimlerin, kendilerine Cumhuriyet adını vermelerini gerekçe gösterirler. Gerçekten İran İslam Cumhuriyeti, Çin Halk Cumhuriyeti, Suriye Arap Cumhuriyeti, Libya Arap Halk Sosyalist Cemahiriyesi gibi adında cumhuriyet sözcüğü bulunan devletlerde, halk yönetiminin ve dolayısıyla demokrasinin bulunmadığı; buna karşılık İngiltere, Belçika, Hollanda, İsveç gibi devletlerin adlarında krallık sözcüğü ve başlarında da kral veya kraliçe olmasına rağmen, bunların demokratik ülkeler olduğu kuşkusuzdur.

Buradan hareketle, günümüzde Atatürk’ü ve O’nun eseri Cumhuriyet’i küçümsemekten çıkar uman kimi çevreler, Atatürk ilkeleri arasında demokrasiye yer verilmediği ve dolayısıyla,  Atatürk’ün de halk yönetimine dayalı ve demokrasi ilkeleriyle uyumlu bir Cumhuriyet kurmamış bulunduğu görüşünü savunacak kadar ileri gidebilmektedirler.

Ancak bu çevreler, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1923’ler dünyasında, demokrasinin bugün genel kabul görmüş tüm kurum ve kurallarıyla egemen olduğu kaç ülke vardı da, Atatürk onlara benzer bir yönetim kurmamıştır? sorusunu yanıtsız bırakmaktadırlar.

Gerçek şudur; Birinci Cihan Savaşı’ndan sonra bir çok ülkede, önce Rusya’da, sonra Almanya ve İtalya’da insan haklarını ve özgürlükleri ortadan kaldıran otoriter ve totaliter rejimler egemen olmaya başlamıştır. Türkiye’de ise,  29 Ekim 1923’te halk egemenliğini ilke edinen bir Cumhuriyet yönetimi kurulmuş ve bu yönetim, her konuda ve her fırsatta ulusunu ön plana çıkartmış bulunmaktadır.

Değerli bilim adamı Prof.Dr.Toktamış Ateş’e göre, bir devleti kuranların, o devletten beklediği ortak amaçları, ortak umutları vardır. Bu ortak umut ve amaçlar, o devletin ve o devleti kuranların ideolojisini yansıtır. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Atatürk‘ün ideolojisi de Altı Ok’ta temsil edilmektedir.

Altı Ok’ta demokrasi ilkesine yer verilmemiş olması, Atatürk’ün demokrat olmadığının kanıtı olamaz. Altı Ok’ta sadece demokrasi ilkesi değil; “bağımsızlık” ve “çağdaşlık” ilkeleri de yoktur. Bunlar yok diye, nasıl Atatürk’ün bağımsızlık ve çağdaşlaşma yanlısı olmadığı söylenemez ise, demokrasi yanlısı olmadığı da ileri sürülemez.

Evet, bağımsızlık ve çağdaşlaşma Atatürk’ün Türk Ulusu’na gösterdiği hedeflerdir;  demokrasi de bunlar gibi çizdiği bir başka hedeftir. Atatürk, bu hedefe Altı Ok’taki “Halkçılık”  ilkesiyle ulaşmayı amaçlamıştır.

Atatürk Araştırma Merkezi’nce yayınlanan “Atatürkçü Düşünce” kitabındaki “Atatürk ve Demokrasi” başlıklı makalesinde Prof. Dr. Ergun ÖZBUDUN,  halkçılık ilkesinin, siyasal demokrasi ile anlamdaş kullanıldığı ve Atatürk’ün halkçılıktan, özgürlükçü siyasal demokrasiyi kasdettiği görüşündedir.

Nitekim, Türk Tarih Kurumu tarafından yayınlanan, Atatürk’ün manevi kızı Prof. Dr. Afet İNAN’ın “Medeni Bilgiler” kitabında, Atatürk’ün kendi el yazısıyla, “demokrasi prensibi hakimiyetin millette olduğunu, başka yerde olamayacağını iltizam eder” diye görüşlerini açıklarken, demokrasi sözcüğünden sonra, parantez içinde halkçılık sözcüğüne yer verdiği görülmektedir.

1930’lu yılların başında kaleme aldığı Medeni Bilgiler kitabındaki notlarında Ulu Önder ayrıca “Demokrasi esası, bugün asri teşkilatı esasiyenin umumi farikası gibi görünmektedir” der ve bugünkü dille, demokrasi ilkesinin çağdaş anayasaların genel ayracı olduğunu dile getirir ve ilave eder;

“Artık bugün, demokrasi fikri daima yükselen bir denizi andırmaktadır. Yirminci asır, bir çok müstebit hükümetlerin bu denizde boğulduğunu görmüştür. Rus Çarlığı, Osmanlı Padişahlığı ve Hilafeti, Almanya ve Avusturya-Macaristan İmparatorlukları bunların başlıcalarındandır”;

“Demokrasi esasında ferdidir, vatandaşın hakimiyete insan sıfatıyla iştirak etmesidir”; “Demokrasi müsavatperverdir. Demokrasinin bu ferdi ve müsavatperver vasıflarından, umumi ve müsavi rey prensibi çıkar” der ve bugünkü dille, demokrasinin bireysel ve eşitlikçi olduğunu ve bu niteliklerinden genel ve eşit oy ilkesine ulaşılacağını açıklar ve bu arada, “Demokrasinin tam ve bariz hükümet şekli Cumhuriyet’tir” demek suretiyle, kurduğu Cumhuriyet’in demokrasiye özgü bir hükümet şekli olduğunu belirtir.

Aslında, Atatürk’ün değil Medeni Bilgiler notlarını kaleme aldığı l930’lu yılların başında ve hatta daha Cumhuriyet bile kurulmadan çok önce, demokrasinin temelini oluşturan halk egemenliğine dayalı bir yönetim yanlısı olduğu tarihsel bir gerçektir

Özellikle “irade-i milliye” ve “hakimiyet-i milliye” deyim ve sözcük tamlamaları, 23 Nisan1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasından bile önce, 1919 yılında Erzurum ve Sıvas kongresi belgeleriyle ve daha da öncesinde 22 Haziran 1919 tarihli  Amasya Genelgesiyle Türk siyasal literatürüne girmiştir. Atatürk’ün  yakın arkadaşı Mazhar Müfit KANSU’ya, Erzurum’da iken “Cumhuriyet”ten bahsetmiş olduğu da bilinmektedir.

1 inci Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulan 13 Eylül 1920 tarihli belge “Halkçılık programı” adını taşır. 20 Ocak 1921 tarihli ilk Anayasanın 1 inci maddesinde “Hakimiyet bila kayd-ü şart milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir” hükmü yer alır.

9 Eylül 1923’te kurduğu partisine, Atatürk’ün “Halk Fırkası” adını vermesi ve daha sonra adının başına Cumhuriyet sözcüğünü getirmesi, 1934’te “Ulus” adını alacak olan partisinin yayın organı olan gazetenin, Ankara’da Kurtuluş Savaşı sırasında, 10 Ocak 1920’de “Hakimiyet-i Milliye” adıyla yayınlanmaya başlaması gibi örnekler, demokrasinin vazgeçilmez temel ögesi olan halk’ın ve halk egemenliğinin Atatürk’le beraber gündeme geldiğini; değer ve önem taşımaya başladığını gösterir.

Sunulan bu gerçeklerin ışığı altında, bugün kamuoyunda “İkinci Cumhuriyetçiler” olarak bilinenler gibi,  Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetin bir halk yönetimi olmadığını söyleyebilmek, tek kelimeyle haksızlıktır. Hele, bu Cumhuriyet’te, çeşitli ülkelerin, özellikle 2. Cihan Savaşı’ndan sonra kabul edilen Anayasalarında yer alan demokratik kurum ve kuralların tamamını birden aramak  ve bunlardan bir kısmı yok diye Atatürk dönemi Cumhuriyetimizi halk yönetimi olmamakla suçlamak, bir başka tek kelimeyle insafsızlıktır.

Demokrasi için, insanoğlunun tarihi boyunca bulabildiği en mükemmel rejim olduğu veya bir başka deyimle kusuru en az olan rejim olduğu söylenir. Doğrudur; demokrasi siyasal evrim sonucu ulaşılan son aşamadır. Ancak demokrasinin günümüzde, bir toplumda,  genel kabul gören tüm ilkeleriyle uygulanabilmesi için uygun bir ortama, elverişli  bir alt yapıya gereksinim vardır.

Nitekim, Prof. Dr. Ergün AYBARS ve Prof.Dr. Toktamış ATEŞ gibi siyaset bilimcileri,  demokrasiye uygun ortam olarak; ulusal  birlik, örgütlü toplum, iç barış, ekonomik taban, yüksek gelir, iletişim ve ulaşım kolaylığı,  ileri bir eğitim düzeyi ve kültürel birikime olan gereksinimden bahsederler.

Türk toplumu Cumhuriyet kurulduğu anda demokrasi için uygun koşullara tümüyle sahip olmasa da, Cumhuriyet yönetimi, uygulamaya koyduğu ilke ve yöntemlerle, kısa sürede bu koşulları toplumumuza kazandırmıştır.

Önce milli birlik sağlanmıştır. Osmanlı döneminde her etnik grup kendi adıyla anılırken, Türk adı, kökenleri ne olursa olsun, yüzyıllar boyu, aynı topraklarda bir arada yaşamış tüm etnik grupların ortak adı ve kimliği olmuş; toplum ulus bilincine ve kimliğine   kavuşturulmuştur.

.İç isyanlar bastırılmış,  iç barış sağlanmıştır.

Öte yandan, demokrasi için gerekli ekonomik taban veya yüksek gelir, kapitülasyonlar kaldırılarak, devletçi ekonomik politikalar ve beş yıllık sanayi planları uygulanarak sağlanmaya çalışılmış; Cumhuriyet kurulduğunda 50 dolar dolaylarında bulunan  kişi başına düşen milli gelir, bu politikalar sayesinde süratle yükselmiş; yurdun dört bir yanını, fabrikalar süslemeye başlamıştır.

Demokrasinin gereksinim duyduğu kültürel birikim ve ileri bir eğitim düzeyi, 1928’teki harf devrimi ve millet mekteplerinin açılmasıyla yükseltilmiş; Çanakkale ve Sakarya Savaşlarında, yüksek ve hatta orta öğrenim görme olanağı bulabilmiş, zaten çok az sayıdaki güzide gençlerinin çok büyük kısmını kaybetmiş bulunan Türk toplumunda, önce okuma yazma oranı, sonra eğitim düzeyi hızla artmıştır.

Nihayet, “gidemediğin yer senin değildir” görüşünden hareketle, başta demiryolu politikası ve demiryollarına dikey uzanan şoselerle ulaşım olanakları geliştirilmiş,  yaygınlaştırılan PTT hizmetleriyle iletişim ağı kurularak, demokrasi için gerekli diğer alt yapı unsurları topluma kazandırılmıştır.

Tüm bunların yanı sıra, demokrasiden söz edebilmek için gerekli bulunan birden ziyade siyasal partiye olan gereksinim de, bu konudaki iddiaların aksine göz ardı edilmemiştir.

Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Halk Fırkası’ndan sonra, 1924’te kurulan “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası” ile 1930’da kurulan “Serbest Cumhuriyet Fırkası” denemelerinin sonuçsuz kalması, Atatürk Cumhuriyeti’nin çok partili demokrasi yanlısı olmadığının değil, aksine böyle bir demokrasinin özlemi içersinde olduğunun en güzel kanıtıdır.

Bu siyasal partilerin kurulmalarından kısa bir süre sonra kapatılmaları ve bu arada Cumhuriyet’in ilk yıllarında uygulanan  “İstiklal Mahkemeleri” ve “Takrir-i Sükun Kanunları”, kimilerince aksi savunulmaya çalışılsa da, asla demokrasi özlemi ile bir çelişki oluşturmaz.

Günümüz siyaset bilimcilerince kabul edilen bir gerçek şudur: Demokrasi özgürlükler rejimidir; her türlü özgürlüğe ve eyleme dönüşmediği sürece, her türlü düşünceye demokratik rejim içersinde yer vardır. Sadece biri dışında..  O da, “özgürlükleri yok etme özgürlüğü”dür

Dolayısıyla, şeriata dayalı teokratik,  köktendinci veya faşist ya da komünist totaliter rejim yanlılarının, demokrasiyi araç olarak kullanmalarına ve demokratik haklardan yararlanarak iktidar olmalarına, demokrat yönetimler de izin vermez.

  Bu nedenle Cumhuriyet’in ortadan kaldırdığı saltanat ve hilafet yanlılarının kümeleştiği, Cumhuriyeti yıkarak özgürlüklerin ve halk egemenliğinin söz konusu olmadığı eski teokratik düzeni getirmek isteyen partilere ve şeriat özlemini içeren düşüncelere, demokrasi adına, demokrasi aşkına Cumhuriyet yönetiminin de, özgürlük ve yaşam hakkı tanıması beklenemezdi.

Kurucuları arzu etmeseler de, yandaşları ve yurt düzeyindeki örgütleri Cumhuriyet karşıtı olan partilerin kapatılmasından ve hem şeriat düzenini getirmek, hem ülkeyi bölmek amacı taşıyan Şeyh Sait ayaklanmasının ve Kubilay’ın hunharca öldürüldüğü Menemen olaylarının Takrir-i Sükun Kanunu ve İstiklal Mahkemeleri ile önlenmesinden daha doğal ne olabilirdi.

Olağanüstü dönemlerde, olağanüstü önlemler alınması, ne Cumhuriyetin ve ne de Demokrasinin ayıbıdır. Nefsi müdafaa, meşru müdafaa sadece insanlara tanınmış bir hak değildir. Rejimlerin de, yönetimlerin de meşru müdafaa hakları vardır. Dolayısıyla, Atatürk döneminin tek partili bir Cumhuriyet olarak kalması, ne  insan hak ve özgürlüklerinin olmadığının kanıtıdır ve  ne de  halk egemenliğinin ve dolayısıyla demokrasinin yokluğunun kanıtı olabilir.

Ülkemiz bilim çevrelerinin yakından tanıdığı ünlü Fransız siyaset bilimcisi Maurice DUVERGER, “Les Partis Politique” ve “De la Dictature” adlı kitaplarında, Türkiye’deki tek partili sistemin mevcut bir demokrasiyi yıkarak, totaliter ve otoriter bir yönetim biçimi getirmek için değil, demokratik rejimin gerektirdiği zemini ve şartları hazırlamak amacına yöneldiğini ve demokrasi geleneği olmayan toplumlara, bunun bir örnek oluşturduğunu belirtir.

Nitekim, 1930’lu yıllarda Hitler Almanyasından, Nazi zulmünden kaçan, dünyanın en tanınmış bilim adamları, çağrıldıkları halde İngiltere ve Amerika’ya değil, Atatürk Cumhuriyeti’ne sığınırlarken, tek partili totaliter bir ülkeden, tek partili bir başka totaliter ülkeye değil, özgürlüklerin ve halk egemenliğinin geçerli olduğu bir ülkeyi tercih ediyorlardı.

Siyaset bilimcileri, bir toplumda bireylerin kendilerini ilgilendiren veya ilgilendirebilecek olan her konudaki kararların oluşumuna katılmaları halinde, o toplumda demokrasiden söz edilebileceği görüşündedirler.

Atatürk Cumhuriyeti’nde 1930’lu yıllarda kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınırken, 1935 yılı seçimlerinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne 18 kadın milletvekili girerken, dünyanın en demokratik ülkeleri olarak bilinen Fransa ve İsviçre’de, o tarihte kadınlara seçme ve seçilebilme gibi siyasal haklar henüz tanınmamıştı.

Nüfusunun yarısı kararların oluşumuna katılmadığı bir dönemde dahi, Fransa ve İsviçre demokratik ülkelerden sayılırken ve bir başka demokratik ülke, ABD’de de zencilere, en doğal insan hakları, beyazlarla bir arada bulunabilme hakkı tanınmadığı bilinirken, Atatürk Cumhuriyeti ve ilkeleri demokratik olmamakla nitelendirilemez.

Aslında, bu konuda bir yargıya varmadan önce Atatürk’ün şu sözleri anımsanmalıdır:

“Hakimiyet-i milliye öyle bir nurdurki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, tacidarlar mahvolur. Milletlerin esareti üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdur”.

Atatürk 27 Ocak 1923’te annesinin mezarı başında da şunları söyler:

“Annemin mezarı başında ve Allah’ın huzurunda ahd ve peyman ediyorum. Bu kadar kan dökerek milletin elde ettiği hakimiyetin korunması ve savunulması için gerekirse validemin yanına gitmekte asla tereddüt etmeyeceğim. Milletin hakimiyeti uğrunda canımı vermek benim için vicdan ve namus borcudur”.

Her yerde ve her fırsatta ulusunu, ulusal egemenliği savunan, “Türk öğün, çalış, güven” diyerek ve Onuncu Yıl Söylevinde de “Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir” diye inançla, çoşkuyla seslenerek, ulusuna övünç ve güven duygusu kazandıran bir Önder’in, ne halkçılığından ve ne de demokratlığından kuşku duyulabilir.

Türk Ulusu Cumhuriyeti de, demokrasiyi de hep Atatürk sayesinde tanımıştır. Başka toplumların çok uzun mücadelelerle elde ettiği, örneğin Fransa’nın 1789 Büyük İhtilalinden sonra, İngiltere’nin 1215 tarihli Magna Carta’dan itibaren yüzyıllar boyu geliştirerek ulaşabildikleri demokrasiye Türk ulusu, başka ulusların aksine, büyük bedeller ödemeden, göz yaşları dökmeden Atatürk Cumhuriyeti’yle ve çok kısa sürede kavuşmuştur.

Atatürk’ün çağdaşları olan Hitler’in, Mussolini’nin, Stalin’in ülkelerinde kurdukları,  insan haklarını ve özgürlükleri yok eden rejimler, bugün yerle bir edilmişken; bu liderlerin isimleri kendi yurttaşlarınca bile tiksinti ile anılırken, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet 78 yıldır yaşıyorsa ve sonsuza değin, daha nice 78 yıllar yaşayacaksa, bu Atatürk’ün,  Cumhuriyetçilik ve Halkçılık ilkelerinin gücünün ve tutarlılığının sonucudur.

Bu ilkelere Türkiye Cumhuriyeti Anayasalarında, egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur denilerek yer verilmiştir. Yürürlükteki 1982 Anayasasının 6. maddesi bu konuda şu hükmü içerir:

“Egemenlik kayıtsız şartsız Milletindir.

Türk Milleti egemenliğini Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.

Egemenliğin kullanılması hiç bir surette hiç bir kişiye, zümreye ve sınıfa bırakılamaz. Hiç bir kimse veya organ kaynağını Anayasa’dan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz”

Egemenliğin Anayasanın öngördüğü yetkili organlar eliyle kullanılması ve hiç bir organın kaynağı Anayasada olmayan bir Devlet yetkisini kullanamayacak olması, siyasal iktidarı elinde bulunduran çoğunluğun mutlak egemenliğini sınırlandıran, 1982 Anayasasının çok önemli kurallarındandır.

 Bundan dolayı, 1924 Anayasası döneminde, 1950’li yılların ortalarında, parlamentoda büyük çoğunluk oluşturan iktidar partisi grubunda söylendiği gibi,  bugün yasama organındaki herhangi bir çoğunluğa “Siz isterseniz Hilafeti bile geri getirebilirsiniz” denemez.

Çağdaşlaşma dışında, Atatürk ilkeleriyle ulaşılmak istenen bir başka hedef de, ulusal birliğin ve ulus bilincinin gerçekleşmesidir.

 Türk tarihinin Orta Asya’daki kaynaklarına inilmesi, Türk dilinin öz benliğine kavuşturulması, ulusal ekonomik faaliyetlerin başlatılması gibi girişimler toplumun ulusallaştırılması amacını taşır. Bu amaca Atatürk’ün Milliyetçilik ilkesiyle ulaşılmak istenilmiştir.

Atatürkçü düşünce rasyonalist ve hümanist, yani akılcı ve insancıl dünya görüşlerine yakın olmakla beraber, aynı zamanda milliyetçidir. Tarihte Türk adını alarak kurulan ilk Türk devleti Göktürk’lerden 1.300 küsur yıl sonra, Türk adını taşıyan ikinci devleti, Türkiye Cumhuriyeti’ni Atatürk kurmuştur.  Tarihte gelmiş geçmiş en büyük Türk milliyetçisi ve Türklüğü ile övünen ilk devlet adamı Atatürk’tür.

Atatürk’ün milliyetçilik ilkesi gerçekcidir; ırkçı ve kafatasçı değildir. Atatürk kendi el yazısıyla kaleme aldığı “Medeni Bilgiler Kitabı”nda;

“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” der ve 10. Yıl söylevi, “Ne mutlu Türküm diyene” özdeyişiyle son bulur.

Atatürk’e göre etnik köken önemli değildir; mutluluk için Türk olmak değil, Türküm demek yeterlidir. Atatürk, Ziya GÖKALP’ten esinlenerek “Aynı harstan olan insanlardan oluşan topluma millet denir” demektedir. Hars birliğini, yani kültür birliğini uluslaşmanın koşulu görmekte; ulus’un tanımında din ve ırk ögelerine yer vermemektedir.

Uluslaşma, toplumun “ümmet” anlayışına göre değil; ortak kültüre, ortak çıkarlara ve geçmiş ortak birikimlere dayalı bir toplum olarak yapılaşmasıdır. Dinsel kurallara göre değil, ulusal çıkarlara göre yönetilmesidir.

Türk milliyetçiliğinin önde gelen isimlerinden Prof. Dr. Remzi Oğuz ARIK’a göre, yıllarca,  Atatürk’e gelene kadar beklenildikten sonra, Türk Vatanı’ndan, Türk Devleti’nden ve Türk Milleti’nden söz edilmeye başlanmıştır.

Gerçekten, “Memaliki Osmaniyye” denilerek Osmanlı hanedanının mülkü sayılan ve Osmanlıların eski Grekçe adından galat olarak “Anadolu” dediği yarımadaya ve Doğu Trakya’ya, daha önce  Türkiye denilmemiştir. Oysa, sözkonusu topraklar, Batı’da XII. ve XIII. Yüzyıllardaki Haçlı Seferlerinden beri “Türkiye” olarak bilinmektedir.  

Atatürk’ün milliyetçilik ilkesi, ulusal birlik bilincine dayalıdır. XV ve XVI. Yüzyıllardaki Fatih’li, Yavuz’lu, Kanuni’li görkemli Osmanlı İmparatorluğu, ömrünün son yüzyılında “hasta adam” olarak adlandırılan bir konuma düşmüşse, bunun başlıca nedeni Osmanlı’nın, bir anavatandan ve orada ulus bilincine sahip bir toplumdan yoksun bulunuşudur.

Osmanlı’da  Türkler dahil tüm bireyler, özgür vatandaşlar değil, padişahın kuludur. Daha acıklı olan ise şudur: Osmanlı döneminde Türkler, Devletin sahibi ve asıl ögesi olmak bir tarafa, müslüman olmayan azınlıklar kadar bile önemsenmemiştir. Osmanlı nazarında Araplar “kavmi necip”, yani soylu bir toplumdur, Türkler ise kaba ve işe yaramazdır, eğitilmelerine, devlet yönetiminde görevlendirilmelerine gerek bulunmamaktadır.

Türkler, Yeniçeri de olamaz; Yeniçeri ocağına müslüman olmayanların çocukları önce “acemioğlan” olarak alınırlar, sonra yeniçeri olurlar. Ancak, savaşlarda ön safta “azap askeri” denilen Türkler vardır.  Türkler, saraydaki “Enderun” denilen okula da alınmazlar;  buraya da devşirmeler kabul edilir; bu yüzden Osmanlı devlet adamlarının ve komutanlarının, tamamına yakın büyük kısmı Enderun’lu devşirmelerdir.

Sadece devlet adamları değil, padişah eşleri, yani hanım sultanlar, bir başka anlatımla padişah anaları da Türk değildir. İkinci Osmanlı Padişahı Orhan Gazi’nin Rum Tekfurunun kızını almasıyla başlayan bir uygulamanın, ileriki yıllarda gelenekselleşmesi sonucu, Osmanlı padişahlarının Türk ırkının özelliklerine sahip olduklarını söyleyebilmek olanağı da kalmamıştır.

Osmanlı sadece Türkleri değil, Türkçeyi de hor görür. Resmi yazışmalar ile Osmanlı şairlerinin divan şiirleri Arapca ve Farsca sözcük, deyim ve tamlamalardan oluştuğu için, bunları  Türk halkı anlamaz.

Türk tarihi de ilgi alanı dışındadır; tarih İslamiyetle başlatılır ve sadece İslam tarihi öğretilir.  Osmanlı için önemli olan dinsel birliği ifade eden “ümmet” kavramıdır.

 Oysa, ümmet kavramının hiç bir anlam taşımadığı, Birinci Dünya Savaşı’nda Süveyş’te, Yemen’de, Irak’ta,  İngilizlere karşı Arap topraklarını savunan Türkleri,  Arapların İngilizlerle birlik olup arkalarından vurmalarıyla çok acı bir biçimde kanıtlanmıştır.

 Bu nedenle, Atatürk’ün milliyetçilik ilkesinin temeli, ümmet anlayışı yerine, millet anlayışını egemen kılmaktır. Atatürk, 20 Mart 1923’te Konya’lı gençlere bugünkü dille şöyle seslenir. (26 Mart 1923 tarihli Hakimiyet-i Milliye Gazetesi) 

“Biz, milliyet fikirlerini uygulamada çok gecikmiş ve çok ilgisizlik göstermiş bir milletiz. Tarih, olaylar ve gözlemler, insanlar ve milletler arasında hep milliyetin hakim olduğunu göstermiştir. Osmanlı İmparatorluğu içindeki çok çeşitli toplumlar hep milli inançlara sarılarak, milliyetçilik idealinin gücüyle kendilerini kurtardılar. Dünyanın bize saygı göstermesini istiyorsak, ilk önce biz kendi benliğimize ve milliyetimize bu saygıyı, duygu, düşünce ve eylem olarak tüm davranış ve hareketlerimizle gösterelim; bilelim ki milli benliğini bulmayan milletler, başka milletlerin avıdır”

Atatürk’ün millet ve milliyetçiliğe ilişkin görüşleri, 1932’de Dolmabahçe’de kendisini ziyarete gelen Diyarbakır’lılara şu söyleminde özetlenmiştir:

“Diyarbakır’lı, Van’lı, Erzurum’lu, Trabzon’lu, Trakya’lı, Makedonya’lı hep aynı ırkın evlatları, hep aynı cevherin damarlarıdır.”

Aynı görüşler, Prof.Dr. Afet İNAN tarafından hazırlanan, Atatürk’ün kaleme aldığı “Medeni Bilgiler ” adlı kitapta, bugünkü dille  şöyle açıklanır.

“Bugünkü Türk Milleti siyasi ve sosyal topluluğu içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hatta Lazlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş vatandaş ve milletdaşlarımız vardır. Fakat geçmişin keyfi idare devirlerinin sonucu olan bu yanlış adlandırmalar, bir kaç gerici beyinsizden başka millet ferdi üzerinde kederlenmekten başka bir etki meydana getirmemiştir. Çünkü bu milletin fertleri de, genel Türk toplumu gibi aynı ortak geçmişe, tarihe, ahlaka, hukuka sahip bulunuyorlar”.

Bu görüşler, Türkiye’nin üniter değil, federatif bir devlet olmasını isteyenlere ve hatta 1923’te kurulan devletin adı Türkiye Cumhuriyeti değil, “Anadolu Cumhuriyeti” olmalıydı diyebilenlere en güzel yanıtı oluşturur.

Millet anlayışında asıl olan, ne dindir, ne dildir, ne ırktır; önemli olan ortak geçmiştir, ortak değer yargılarıdır ve ortak kültürel bağlardır biçiminde özetlenebilecek olan Atatürkçü düşünce, 1982 Anayasasının 66 maddesine,

“Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür”

 tümcesiyle yansımış bulunmaktadır.

Atatürk’ün millet anlayışı gibi, milliyetçilik anlayışı da hem tarihsel ve sosyal gerçeklerle ve hem de doktriner bilimsel görüşlerle uyum içindedir.

“Esas Teşkilat Hukuku” kitabında Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil, milletin bütünlüğünü ve büyüklüğünü sağlamayı, özgürlük ve bağımsızlık içinde yaşamayı amaçlamayı Milliyetçilik olarak tanımlar. Adıgeçene göre milliyetçilik ülke içi bir harekettir;    milliyetçiliğin barışçı ve insancıl bir ilke olmasına karşılık, ırkçılık aynı ırktan gelen veya geldiği sanılan insanları aynı bayrak ve buyruk altında toplamayı amaç edinen hırçın ve saldırgan bir politikadır.

Yayılmacı olmayan, ırkcılığı ve kafatascılığı reddeden Atatürk milliyetçiliği de, bu anlatıma uygundur. Misakimilli sınırları içinde milli birliği amaçlar: bu sınırlar dışındaki soydaşlarla tarihsel ve kültürel ilişkileri devam ettirmeye hedefler.

l982 Anayasasının “Cumhuriyetin nitelikleri” başlığını taşıyan 2. maddesinde;

“Türkiye Cumhuriyeti toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir”

denilmek suretiyle Atatürk milliyetçiliğine bağlılık Devletin nitelikleri arasında gösterildiği gibi, 3. maddede de “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” hükmüne yer verilerek, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısı vurgulanmıştır.

Devletin niteliklerini ve yapısını gösteren Anayasanın değinilen bu 2. ve 3. maddeleri de, 4. madde gereğince, Anayasanın devlet şeklinin Cumhuriyet olduğunu belirten 1. maddesi gibi değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez.

Anayasanın 4. maddesinde yer alan ve dolayısıyla değiştirilmesi mümkün bulunmayan  Türkiye Cumhuriyeti’nin laik niteliği, Türkiye’nin demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olmasıyla çok yakından ilişkilidir ve Atatürk’ün laiklik ilkesi, bu niteliğin kaynağını oluşturmaktadır.

.Laiklik, Atatürk ilkeleri arasında, yeni Türk devletinin oluşumunda ve Türk toplumunun çağdaşlaşmasında en büyük, en etkin işlevi üstlenmiştir. Bu nedenle değerli bilim ve politika adamı Prof. Dr. Turhan Feyzioğlu,” Atatürkçü Düşünce” adlı kitaptaki makalesinde, “Türk İnkilabının temel taşı laikliktir” der.

Ancak, Atatürk ilkeleri arasında en çok tartışılanın  laiklik olduğu da bir gerçektir. Bunun nedeni,  her çevrenin kendine özgü bir laiklik tanımından hareket etmek istemesinden ve çeşitli toplumlarda, değişik zamanlarda farklı laiklik anlayışının ve yorumlarının bulunmasındandır.

Ancak, Türkiye’de laikliği, dinsizlikle özdeşleştiren ve eşdeğer tutan laiklik karşıtı, şeriat özlemcierinin savlarına ve yorumlarına değil, uygulamaya bakılmalıdır

Cumhuriyet döneminde yürürlüke bulunan üç anayasa açısından da, laiklik din temeline dayalı teokratik devletin reddi, halk egemenliğine dayalı demokratik bir Cumhuriyet yönetiminin kabulü anlamını taşır.

Hiç kuşkusuz laik devlette, kişiler din ve vicdan özgürlüğüna sahiptir, devlet de bu özgürlükleri korumakla yükümlüdür. Ancak, bir kısım çevrelerin arzularının aksine, laiklik ilkesi sadece din ve vicdan özgürlüğü ile sınırlı değildir. Bu özgürlükler dışında, devlet yönetimi, din kurallarından arındırılmadıkca laik bir düzen söz konusu olamaz. Laiklik ilkesinin en önemli ve vazgeçilmez ögesi, dinin devlet yönetiminde etken olmamasıdır.

Atatürk’ün laiklik ilkesi gereğince devlet, millet iradesine dayanır; din kuralları, hukuk kuralları olamaz; egemenliğin kaynağı dinsel ve  tanrısal değil, millet iradesidir. Dolayısıyla, monarşiden  Cumhuriyet yönetimine, mutlakiyetten demokratik rejime geçmenin ön koşulu laikliktir.

Laik devlette devletin organlarını ve işleyişini, toplumun sosyal ve ekonomik yaşamını, yurttaşların hak ve ödevlerini, dini kurallar ve inanışlar değil, bilimin ve aklın gösterdiği doğrultuda toplumsal çıkarlar ve ulusal gereksinimler belirler.

Laiklik, çağdaşlaşmanın bir gereğidir. Laiklikğin özü şudur: Toplumda din baskı altına alınmamalıdır; ancak din de toplumsal bir baskı aracı olmamalıdır.  

  Laiklik karşıtlarının görüşlerinin aksine, laik toplum, dinsiz toplum demek değildir; dine en büyük saygı laik toplumda gösterilir; laik toplumda dinsel sömürüye yer verilmez. Laik devlet anlayışına göre, din, toplumlar için zorunlu bir kurumdur; inançsız bireyler, inançsız toplumlar olamaz.

Nitekim 1932 yılındaki 1. Tarih Kongresi sırasında, toplantıya katılan öğretmenlerle yaptığı söyleşide, toplantının sekreterliğini yapan Ord. Prof. Dr. Reşat KAYNAR’ın anlattığına göre Atatürk; “Dinsiz toplum olmaz, milletin dini vardır ve İslam dinidir. Bizim dinimiz İslamiyet, ekmel bir dindir. Biz dinimizin inanç ve ibadet bölümünü tamamiyle özgür tuttuk” demiştir.

Laiklik ilkesi, Atatürk döneminde Cumhuriyet Halk Partisi’nin Altı Ok’u arasına 1931 yılında, 1924 Anayasasına da 1937 yılında alınmış olmasına karşın, bu tarihlerden çok önce adı konmadan da olsa, uygulanmaya başlanmıştır.

 Saltanatın, hilafetin, şeriye vekaletinin kaldırılması, öğretim birliği yasasının yürürlüğe konulması, tekke ve zaviyelerin kapatılması, Anayasadan 1928 yılında (10 Nisan 1928 tarih, 1222 sayılı yasa), “Devletin dini İslamdır” hükmünün çıkartılması suretiyle dinin, devlet yönetimindeki etkinliğine son verilmesi laik devlet anlayışının gereklerindendir.

 Laiklik ilkesi, toplum yaşamında hukukun laikleştirilmesiyle  uygulama alanı bulmuştur. Daha Cumhuriyet kurulmadan Erzurum ve Sivas Kongrelerinde, daha sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde milli iradeden söz edilmek suretiyle, önce egemenliğin kaynağı laikleştirilmiş, sonra saltanat ve hilafetin kaldırılmasıyla devlet laikleştirilmiştir. Devletin laikleştirilmesi, hukukun laikleştirilmesi sonucunu; hukukun laikleştirilmlesi de sosyal yaşamın laikleştirilmesi sonucunu doğurmuştur.

Sosyal yaşamın laikleşmesinde, 17 Şubat 1926’da kabul edilen Medeni Kanun çok önemli bir aşamadır.  Bu aşamada çağdaş bir yurttaşlak yasasına, çağdaş yurttaşlık haklarına kavuşulmuş ve en önemlisi,kadınlara toplumda erkeklere eşit bir statü tanınarak, Prof.Dr. Turhan FEYZİOĞLU’nun, “Anne olarak, eş olarak, kız ve kızkardeş olarak kalplerimizde o kadar sevgi duyduğumuz insanların, kanunlarda hor görülmesi yanlıştı” sözleriyle dile getirdiği, çok önemli bir yanlışlığa son verilmiştir..

Medeni Kanunun gerekçesinde bugünkü dille şu görüşler yer alır:

“Kanunların amacı vicdanla ilgisi olması gereken dinsel kuralları değil; siyasal, sosyal ve ekonomik birliği sağlamaktır. Yüzyılımız uygarlığına sahip devletlerin ilk özelliği, din ile dünyayı ayrı görmektir. Din, devlet nazarında vicdanlarda kaldıkça saygın ve dokunulmazdır. Din’i dünyadan ayırmakla, yüzyılımız devletleri, dine gerçek ve sürekli bir taht olan vicdanı tahsis etmişlerdir.” 

Laiklik ilkesiyle, çağdaş haklara ve çağdaş kurumlara sahip bir toplum olabilmek, ancak  bireylerin çağdaşlaşmasıyla mümkün olabilirdi. Bunun için de eğitim çağdaşlaştırılmalıydı. Medresede nakle dayalı, mektepte akla dayalı bilimlere göre yapılan eğitim son bulmalıydı.

 Bu yolda en önemli adım Tevhidi Tedrisat Kanunu, “Öğretim Birliği Yasası” ile atılmış;  yeni Türk harflerinin kabulü ve Millet Mektepleri’nin açılmasıyla, okur yazar ve çağdaş kimlik taşıyan yurttaşların yetiştirilmesi amaçlanmıştır.

Çağdaş kimlik nedir?. 21 Ekim 1999 tarihinde çağ dışı, karanlık güçlerin hunharca öldürdüğü değerli bilim adamı, Atatürkcülüğün yılmaz savunucusu Prof.Dr. Ahmet Taner KIŞLALI, Haziran/1986 tarihli bir makalesinde, Atatürk’ün kazandırdığı çağdaş insan kimliğini şöyle tanımlar :

“Batıya karşın, batının düzeyine ulaşma istencine (iradesine) sahip bir kimlik... Dinine saygılı, ama laik... Ulusal değerlere bağlı, ama insancıl... Kökeninden kopmamış, ama evrensel.. Geçmişiyle onur duyan, ama ulusların eşitliğini savunan..”

Böyle bir kimlik için en önemli koşul, laik  düşüncenin benimsenmesidir. 1924, 1961 ve 1982 Anayasalarında laiklik ilkesinin sürekli yer alması toplumsal zorunluluklar ve gereksinimlerden kaynaklanmaktadır. Bundan dolayıdırki, 1982 Anayasasının 24. maddesinde laikliğe geniş olarak yer verilmiştir.

Bu maddede, herkesin vicdan, dini inanç ve kanaat özgürlüğüne sahip olduğu, kimsenin dini inançlarını açıklamaya veya dini ibadet ve törenlere katılmaya zorlanamayacağı, dini inançlarından dolayı suçlanamayacağı, din eğitim ve öğretiminin devlet gözetim ve denetiminde yapılacağı açıklandıktan sonra, aynı maddenin son fıkrasında;

“Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne surette olursa olsun, dini ve din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz”

hükmü getirilmiştir.

1961 Anayasası gibi, 1982 Anayasasıyla da, laiklik ilkesi güvence altına alınmaya çalışılmış ve bu arada laiklik ilkesinin Atatürk döneminde hukuksal alt yapısını oluşturan 8 yasanın Anayasaya aykırı olduğu şeklinde anlaşılamayacakları ve yorumlanamayacakları öngörülmüştür.

l982 Anayasasının “İnkilap kanunlarının korunması” başlıklı 174. maddesinde sözkonusu yasaların Türkiye Cumhuriyeti’nin laiklik niteliğini koruma amacını güttüğüne değinilerek, bu yasalar şöyle sıralanmaktadır:

Tevhidi Tedrisat (Öğretim Birliği) yasası, Şapka İktisası (giyilmesi) yasası, Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddi (kapatılması) yasası, Medeni Kanunun nikaha ilişkin hükümleri, Beynelmilel Erkamın (Uluslararası rakamların) kabulü yasası, Türk Harflerinin kabul ve uygulanması yasası;  Efendi, Bey, Paşa gibi lakap ve ünvanların kaldırılmasına ilişkin yasa, Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine dair yasa...

Atatürk ilkeleri denildiği zaman, bunların birbirinden kopuk, birbirinden bağımsız ve birbiriyle ilişkisi olmayan hareketler olduğu düşünülmemelidir. Atatürk’ün her ilkesi ve her devrimi birbiriyle bağımlıdır. 

Atatürk ilkeleri devrimler yoluyla uygulama alanına, toplum yaşamına geçirilmiştir. Atatürk, devrimlerinin en önemlilerini, çok kısa bir sürede Cumhuriyetin ilk 5 yılı içinde, tamamını ise, 57 yıllık kısa ömrünün son 15 yılında gerçekleştirmiştir.

Dönemin Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit GALİP’in bir sorusuna karşı,  bugünkü dille Atatürk’ün verdiği şu yanıt büyük önem taşır :

“Ben manevi miras olarak hiç bir doğma, hiç bir donmuş ve kalıplaşmış ilke  bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır. Zaman süratle dönüyor. Böyle bir dünyada asla değişmeyecek kurallar getirdiğini iddia etmek, aklın ve bilimin gelişmesini inkar etmek olur. Benden sonra, beni benimsemek isteyenler bu temel eksen üzerinde akıl ve bilimin önderliğini kabul ederlerse manevi mirasçılarım olurlar”

Bu nedenle, Prof.Dr. ismet GİRİTLİ, Atatürkçü düşünceyi fanatik ve totaliter bir düşünce akımı olarak değil, mutlak gerçek yerine deneye, gözlem ve bulgulara  dayanan ve dolayısıyla zaman içinde değişen gerçekleri kabul eden pragmatik ve demokratik görüşler olarak tanımlar.

Atatürk ilkelerinin   değişmez kavramları, kuralları ve kurumları olan bir doktrin olmaması ve ayrıca bunların geçerliliğinin ve gerekliliğinin, belirli bir dönemle sınırlı bulunmaması nedeniyle,  Atatürkçü düşünce hep yenilenmeyi, yeniden gözden geçirilmeyi öngörür; durgun bir su değil, akan bir ırmaktır; yaşam denizine sürekli yeni sular taşır.

Çünkü Atatürk devrimcidir; Atatürk ilkelerinin en önemlilerinden biri de devrimciliktir.  Devrimcilik ilkesi, sosyal ve siyasal alandaki veya bilim ve teknolojideki gelişmelere göre topluma yeni hedefler gösterilmesini, yeni görünümler kazandırılmasını amaçlar.

Atatürk’ün Cumhuriyetçilik ve Halkçılık ilkelerinin, 1945 sonrasında çok partili, demokratik siyasal yaşama geçilmekle, daha ileri ve çağdaş bir değer ve anlam kazanması buna güzel bir örnektir.

Aynı şekilde, önce Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet Halk Partisi’nin tüzüğünde ve altı ok’unda yer alan, daha sonra l924 Anayasasına konulan, 1930’lu yılların ekonomik koşullarının ve ülke gerçeklerinin zorunlu kıldığı Devletçilik ilkesinin de, günümüzün değişen ekonomik ve sosyal koşulları karşısında, 2000’li yıllarda savunulmaya çalışılmaması da, aynı görüşü destekleyen bir başka olgudur.

Ancak, Türkiye’nin ekonomik gelişme ve kalkınmasının, geçmişte Atatürk’ün Devletçilik ilkesi gereğince, 1933’te  yürürlüğe konulan “Birinci Beş Yıllık Sanayi  Kalkınma Planı” uygulanarak başlatıldığı ve başarıldığı  da tarihsel bir gerçektir..

Yeterli sermaye, teknik bilgi ve becerinin bulunmadığı bir dönemde, başta Sümerbank ve Etibank olmak üzere oluşturulan kamu iktisadi teşebbüsleri eliyle, Türkiye’de olağanüstü bir sanayi devrimi gerçekleştirilmiştir;  ülkede sanayi yoktan var edilmiştir.

Atatürk’ün Devletçilik ilkesinin uygulama aracı olan kamu iktisadi teşebbüsleri, aynı zamanda özel sektöre de öncü olmuş, örnek oluşturmuş, okul işlevi görmüştür. Sanayi alanında Türk özel sektörünü, bugün  bulunduğu düzeye ulaştıranlar, kamu sektöründe yetişenlerdir.

1982 Anayasasının 166. ve ardından gelen maddelerinde, ülke kaynaklarının verimli şekilde kullanılmasını, sanayiin ve tarımın gelişmesini planlamak ve bu amaçla gerekli örgütü kurmak Devlete görev olarak verilmiştir.

Uzun yıllardır Türkiye’de, Beş Yıllık Kalkınma Planları ve yıllık programlara göre ekonomik yaşamın yönlendirilmeye çalışılması ve Devlet Planlama Teşkiatının kurulması,  Anayasa’nın bu hükmü gereğidir.

1961 Anayasasıyla başlayan ve aynı Anayasa döneminde kurulan Devlet Planlama Teşkilatı tarafından hazırlanan kalkınma planları, kamu sektörü için zorunlu, özel sektör için özendirici ilke ve kurallar içerir.

Bununla beraber, günümüzdeki özelleştirme uygulamaları sonucu, ekonominin bir çok alanından Devlet çekilmektedir. Aslında özel sektörün daha başarılı olduğu veya olacağı alanlarda kamu işletmeciliğinin devamında ısrar anlamsızdır: kaldıki Devletçilik ilkesi de bunu gerektirmemektedir.

Ancak, ülke için stratejik önem arzeden konularda ve sosyoekonomik açıdan kalkındırılması gereken ve özel sektörün karlı görmediği için yatırım yapmadığı yörelerde, Devlet işletmeciliğinin yeri ve önemi, 1930’lu yıllarda olduğu gibi bugün de devam etmektedir.

 Bu nedenle, Anayasanın ekonomik konularda öngördüğü hükümler ile Atatürk’ün Devletçilik ilkesi arasında, bu açıdan, bugün de ilişki kurulmak gerekmektedir.

Günümüzün modası küreselleşmedir; globalleşmedir, “yeni dünya düzeni” gündemdedir;  nesi var nesi yok, Devletin ekonominin her alanından ve her yöreden çekilmesi, çağın gereğidir diye düşünmek, ülke gerçeklerine uygun değildir.

Evet, Atatürk ilkeleriyle ulaşılmak istenilen hedef çağdaşlaşmadır.  Ancak , ulusal çıkarları gözardı eden bir çağdaşlaşma değildir. Böyle bir anlayış Atatürk’ün ulus sevgisi ile, milliyetçilik ilkesiyle asla örtüşemez.

Sözlerime, üzülerek de olsa, bir gerçeğe değinerek son vermek istiyorum.

Büyük Atamızı kaybedeli 64 yıl oldu. Aradan geçen yarım yüzyılı aşkın süre içersinde, şu sözcüklerin sürekli yinelendiğine tanık olunuyor :

“Atam izindeyiz”, “Atam izindeyiz”.

Bu doğru mudur: böyle bir genelleme  yapılabilir mi?, sorusuna ne yazıkki olumlu yanıt  verebilme olanağı bulunamıyor.

 ”Atam izindeyiz” yerine, “Atanın izinde olmalıyız” denirse, işte o zaman hem doğruyu ve hem de olanı değil,  olması gerekeni açıklamak söz konusu olabilir.

Evet, Atanın izinde olunmalıdır. Bilimde, sanatta, sosyal ve kültürel etkinliklerde ve nihayet ekonomide çağdaş ülkelerin gerisinde kalmamak için Atatürk’ün çizgisi izlenmelidir.

Bu nedenle, Atatürkçülüğün her şeyden önce bir anlayış ve yaşam biçimi olduğu, her meydana heykelini dikmekle, her odaya resmini asmakla, her büyük yapıya,  her görkemli tesise adını vermekle, sadece görünüşte Atatürkçü olunacağı bilinmeli; gerçek Atatürkçülüğün onun ilke ve devrimlerini benimsemek, özümsemek ve uygulamasını sürdürmekle mümkün olacağı göz ardı edilmemelidir.

Kısaca, söylemde değil, eylemde Atatürkçü olunmalıdır.

Atatürkçülüğün biçimsel değil, düşünsel değerler bütünü olduğu unutulmamalıdır.

Saygılarımla sunarım. 

1 Mart 2001

KIZILTAN  ULUKAVAK